Gerçek adı Hosea ama o “zay” olarak telaffuz ettiği Ze ismiyle tanınıyor. 2001 yılında 17 arkadaşına gönderdiği doğum günü davetiyesi beş gün içinde milyonlarca kişiye ulaşınca bir internet fenomeni haline gelen Ze Frank artık tanınmadan evinden çıkamayacak kadar ünlü biri.
Time Dergisi tarafından 50 en havalı site arasında gösterilen www.zefrank.com sitesinde yakaladığı başarıdan sonra 2006 yılının Mart ayında tam bir yıl boyunca hafta içi her gün sitesinden üç dakikalık bir show hazırlamaya karar veren Frank’in online show’u her gün 25-30 bin kişi tarafından izlendi. Her sabah 7.30’da uyanarak kahvesini içip, araştırmaya başlayan Frank, önce ışıkları sonra eski model Sony VX2000 kamerasını düzenleyip hazırladığı show’u siteye koymasından sonraki bir saat içinde 100’den fazla yorum alıyordu. İzleyicilerinde tam bir bağımlılık yaratmasına rağmen başladıktan tam bir yıl sonra bitirdiği The Show, Ze Frank’in yaptığı her işte büyük ses getirdiğini bir kez daha kanıtladı. Başta kendisi olmak üzere onu izleyenleri şaşırtamayı seven Frank, yeni projeleri sunmaktan vazgeçeceğe benzemiyor.
Yaratıcılık sürecinde yeni fikirler geliştirmenizi sağlamak için kullandığınız belirli teknikleri var mı?
Bence en önemli anahtar kendinin farkında olmak. Yaratıcılık üzerine yazılan psikolojik eserleri okursanız, yaratıcı üretiminizi değiştirme tek gerçek yolunun buna inanmak olduğunu görürsünüz. Ben bunu Mihaly Csikszentmihalyi’nin kitabından aldım. Kendimi içinde bulduğum döngüleri, farklı durumları çözmek için uzun zaman harcadım. Çözülemeyen sorunları özlediğimi hissettiğim bazı zamanlar oluyor. Sahip olduğum enerjiyle bu alana girip, onlarla göğüs gerersem, bunların beni ileriye taşıyacağını düşünüyorum. Ama bazen de dünyadaki en keyifsiz iş gibi geliyor. Çözebileceğim sorunlarla uğraşmak, illüstrasyon yapmak bazen işe yarıyor. Aslında o anda içinde bulunduğum ruh haline göre teknikler değişiyor.
Günlük olarak uyduğun alışkanlıkların var mıdır?
Son birkaç yıldır uyduğumu düşündüğüm tek bir alışkanlığım var: Ne olursa olsun, bir şey yapmak. “The Show” bana bu yapıyı kazandırdı. Ondan önce zefrank.com projelerinde daha az yapılanma ama daha zor işler vardı. Yaptığım show, odağımı daraltarak, işimi kolaylaştırdı. Çünkü ne de olsa her gün ne yapmam gerektiğini biliyordum. Bunun yanında, benim “beyin sörfü” dediğim şeyi yapmaya çalışıyorum. “Morfolojik sentez” tekniğini biliyor musun? James L. Adams’in 70’lerde yaratıcılık üzerine yazdığı Conceptual Blockbusting isimli bir kitabı var. Bu fikir şöyle işliyor: O anda aklına gelen bir kavramla başlıyorsun. Burada aniden derken o anda doğrudan duygusal bağın olan, örneğin bir kelime gibi basit bir şeyi kastediyorum. Belki kuyrukta beklerken biri seni sinirlendiriyor. Ya da ayağının kırık olduğundan endişeleniyorsun. Böyle başlayarak diğer şeylerle bağlantı kuruyorsun. Aslında tam olarak özgür bir bağlantı değil, çünkü aklınıza gelen her şey anlamına gelmiyor. Ama kendini ilk kavramdan uzaklaştırmak için kendine küçük hikâyeler anlatıyorsun. Eğer ayağın kırıksa, başkasının ayağı kırıldığında ne olacağını, üstelik arabayı senin kullanman gerekse ne yapacağını düşünüyorsun. Bundan çıkıp yapılan en kötü araba yarışını düşünmeye başlayarak bir “tahrip derbisine” odaklanıyorsun. Bazen oturup bunları yazıyorum. Bazen de sadece zihnimde canlandırıyorum. Bana göre bu aptalca ve grip şeyler bulabileceğin çok keyifli bir oyun alanı.
The Show da böyle mi ortaya çıktı?
The Show oldukça düzgün bir örnek olay. Aslına bakarsınız, birbirini izleyen sudoku bilmeceleri serisi gibi… Kolaylaşmıyor ama eğer sudoku serisinin tamamına bakarsanız, hepsinin birbirinden farklı bir mücadeleyi temsil ettiğini görüyorsunuz. Zamanla sudokuları çözmenizi sağlayacak stratejiyi daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Sudoku çözen herkes bir bakışta tüm rakamları göremeyeceğinizi bilir. İlk rakamı bulmak için bir strateji geliştirirsiniz, ikinciyi bulmak için bir başka strateji geliştirmeniz gerekir. Diyelim ki hastayım ve hastalıktan bahsetmek istiyorum. Gerçekten de bir süre önce “IC EC” (Illness Communication Exaggeration Curve-Hastalık İletişim Abartma Eğrisi) isimli bölüm hasta hissetmekten ortaya çıktı. Çünkü o anda tüm hissettiğim hasta olduğumdu. Bu nedenle izleyicilerle bu konu üzerine iletişe geçmek istedim. Oturup neden bunu konuşmak istediğimi, ne işime yarayacağını, insanların neden hastalık hakkında konuştuklarını düşündüm. Ve bin anda her şey kendiliğinden çözüldü.
The Show’u yaparken öğrendiğiniz ve sizi gerçekten şaşırtan bir olay başınıza geldi mi?
Aslına bakarsanız, asıl zor olan beni şaşırtmayacak bir şey bulmak. Öncelikle projenin kendisi diyebilirim. Oldukça doğaçlama süreci kullandığım için show’u yazmıyorum. Belki iki show bir arada yazılabilir diye düşündüğüm de, tüm bunları satır satır yaratmanın ne kadar uzun zaman aldığını görmek beni şaşırttı. Bir endişe eğrisinin kıyısında yaşıyormuş gibi hissetmek de beni şaşırtıyor. Kayıp hissetmek, sürekli fikirlerinin tükendiğinden endişe etmek… Çoğu show bu sefer çok kötü bir şey çıkaracağımı düşündüğüm bir korku seviyesiyle başlıyor. İkinci olarak beni gerçekten şaşırtan seyircilerle olan ilişki. The Show gerçekten organek olarak gelişti ve bundan oraya iki şey çıktı. Biri seyirciler The Show’a çok fazla içerik ve mit getirdiler. İkincisi, bu içeriğe saygı göstermen gerektiğinde işlerin zorlaşması da şaşırtıcıydı.
Kaynak: http://about-creativity.com/


